Author Archive

Ellery Queen “Mor İzler”

Kasım 30th, 2008

“…Yalnız Queen’lerin apartmanında  vaziyet hiç de hoş değildi. Müfettiş Queen tahkikat sona erdiği zaman şakalar yapar, kanlı  biftekler ısmarlayarak, yılmadan çalışan ve mükafatı hakkeden bir  insan tavrı ile bunları yerdi. Fakat şimdi hemen hiçbir şey yemiyor, kendisine laf söylenince homudanıyor, Ellery’le münakaşa ediyor, Merkez’de  neşesiz bir tavırla çalışıyordu.

Ellery’e gelince… Onun için de  fazla neşeli denilemezdi. Genç adam artık hiçbir şeyden zevk almıyordu. İhtiyar kadın meselesine karışmadan evvel yazmaya başladığı  dedektif romanıyla uğraşıyordu ama eser hiç de istediği gibi olmuyordu. Şahısların kuklalardan farkı yoktu. Durmadan Potts hadisesini tahlil ediyor, geceleri de acayip faraziyeler kurarken uykuya dalıyordu.

Günler gelip geçiyor, tabii Riverside’daki saray alelade  bir ev halini alıyordu. Gazeteler yeni heyecanlar peşinde koşmaya başlamışlardı bile. Galiba Potts hadisesi artık cinayet tarihinin   malı olmuştu. Belki de ancak ileride bir iki meraklı bu kanlı satırları okuyacaktı…”

Agatha Christie “Yürüyen Ceset”

Kasım 30th, 2008

“… Lewis Serrocold dışarıya çıkınca Müfettiş Curry koltuğa oturarak Miss Marple’a tuhaf bir şekilde gülümsedi. ‘Demek Mr.  Serrocold sizi karısına  muhafız tayin etti’ dedi. ‘Eevet umarım ki  buna kızmazsınız’ ‘Ne münasebet?Bilakis, gayet iyi bir buluş. Mr. Serrocold sizin bu vazife içn ne kadar uygun olduğunuzu bilmiyor mu?’ ‘Ne demek istediğinizi anlamıyorum Müfettiş Bey ?’

‘Anlıyorum. O sizi sadece karısının mektep arkadaşı olan yaşlı bir hanım olarak görüyor. Halbuki sizin bundan biraz daha fazla bir şeyler olduğunuzu biliyoruz değil mi Miss Marple? Suç işlemek sizin içn başka bir mana taşıyor. Halbuki Mr. Serrocold için suç sadece himaye ettiği çocukların kaprisleri. Bu da beni bazan ümitsizliğe düşürüyor. Ben ihtiyar ve eski kafaı bir adamım. Yine de hayatta bir işe yaracak gençlerin bulunduğuna inanıyorum. Fakat onların dürüstlüğü tabii olarak kabul ediliyor. Her neyse, siz bana aldırmayın. Bir sürü genç erkek ve genç kız gördüm. Bunların çoğunun kötü aileleri, kötü bir şansları, yani hayatta her türlü şanssızlıkları vardı. Fakat bir çoğu, iyi bir hayat kurmaya bile muvaffak oldu. Bu gibilerine canımı bile emanet edebilirim. !

Sonra başını sallayarak devam etti: ‘ Dün gece şefimiz Blacker, bana sizden ve insan tabiatı hakkında olan ileri görüşlerinizden bahsetti. Acaba şu girdiğimiz çıkmazda ban yardım edebilir misiniz? Kaatil Amerikalı çocuk mu?’

…”

Carter Dickson “Karanlıkta Ayak Sesleri”

Kasım 30th, 2008

“…Fakat Bencolin  saat dokuzda dairemin kapısını çaldığı zaman,  ben de istikbalin kötü ve çirkin hadiseleri gizlediğini anladım. Sıkıntılı  halinin mühim bir sebebi olmalıydı. Misafir odasındaki masanın başına geçip oturduk. Bencolinin nazik ve ciddi sesini dinlerken gayri ihtiyari onu tahlile çalıştım. Zaten kim olursa olsun, Bencolin’le her karşılaşan onu tahlile kalkar. Dostum, daha ilk bakışta insanda sevgi ve hürmet uyandırır. (Bu yalnız benim fikrim değil) Bencolin’e herşeyi anlatabileceğinizi, sözleriniz ne kadar gülünç  ve budalaca olursa olsun, onun şaşırmayacağını, hele sizinle alay etmeye hiç kalkışmayacağını hissedersiniz. Sonra- hafifçe yana çevirdiği- çehresine dikkatle bakarsınız. Müstehsiz fakat müsamahakar  bir şekilde kısılmış, esrarengiz bakışlı, siyah gözler…Kalkık kaşlar Şiş göz kapakları. İnce, kartal gagası gibi kavisli  bir burun… Burun kanatlarından ağıza doğru inen  derin çizgiler…İnce bir bıyıkla, küçük, sivri bir sakalın yarı gizlediği hafif, tatlı bir tebessüm…Şakakları kırlaşmış dalgalı saçlar.. Bencolin biraz şeytana benzer…Yanlara doğru hafifçe kabarıklaşan saçları, Şeytanın boynuzlarını andırdığı için  bu benzerlik uzaktan bariz bir hal alır. Bencolin, loş ışıkta,  kolalı gömleği ve beyaz papyonuyla Rönesans devrinde yapılmış bir heykel tesiri de bırakır. Dostum konuşurken fazla el hareketi yapmaz, sadece arada sırada omzunu silker. Hele sesini hiç yükseltmez. Fakat onunla birlikte kalabalık bir yere girdiğiniz zaman bütün gözlerin merakla size dikildiğini hissederek fena halderahatsız olursunuz. İşte- polisi idare eden- mahkemelere talimat veren, meşhur sorgu hakimi Mösyö Henri Bencolin böyle bir adamdır…”

Celil Oker “Çıplak Ceset”

Kasım 30th, 2008

“…

Arayan belki de umudunu kesmişti, bir süre ses gelmedi karşıdan. Sonra İstanbul dışı, kalınca bir kadın sesi duydum:’ Remzi Ünal… Remzi Ünal’la mı görüşüyorum?’

‘Evet, Remzi Ünal’ dedim. Remzi Ünal…Şu, Hava Kuvvetleri’nden müsafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiçbir ‘frequet flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Chessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal…

‘Yusuf Bey’i bağlıyorum, fem’ Kadın seyrettiği bir filmde böyle konuşan bir sekreterle özdeşlemişti anlaşılan.

‘Yusuf Bey de kim?’ Karşımdaki ses  kendien güvenini kaybetti birden. ‘Remzi Bey’le mi görüşüyorum?’ dedi yeniden.

‘Evet’ dedim ‘Remzi Ünal, şu…’

‘Yusuf Sarı’yı bağlıyorum, fem,’ diye topu patronuna attı,çok ve yanlış filmler izleyen bir sekreter olduğunu anladığım İstanbul dışı sesli kadın…”

Celil Oker “Bir Şapka Bir Tabanca”

Kasım 24th, 2008

“…

‘Amma bok iş.’ dedim. ‘ Seni de sıkıştırmışlardır şimdi polisler. ‘

Sigarasından bir nefes de adam çekti. Kafasını geriye doğru attı. Gözlerinde ufak bir ışık parıldadı. ‘ Eh, biz de hafif payımıza düşeni adık devletimizin eli dert görmeyesi, başımızdan eksilmeyesi zabıta kuvvetlerinin değdiği yerde gül bitiren tokatlarından’ dedi.

Cümlenin zarafeti soluğumu kesti. İçten bir gülümsemeyle yüzüne baktım. Televizyonda gördüğüm halk ozanlarının, deyişlerini bitirdiklerinde kendinden emin bir duruşları vardı, tıpkı onlar gibi duruyordu. Bu adamla başka bir gün oturup güzel laflamalı  diye geçirdim içimden. Ölmüş gitmişler değil, yaşayanlar üstüne.

Alkışları vakur bir tavırla geçiştirmek yerine, sigarasını yere attı aniden, üstüne basıp söndürdü. Sonra eğilip yerden aldı. Tekerlekli çöp  bidonunun kapağını açıp attı içine.

O bunları yaparken bir sonraki sorum için yeterince vakit bulmuştum. Ama soramadım…”

Celil Oker “Son Ceset”

Kasım 24th, 2008

“…

Aklıma ilk gelen burada alenen bana ateş etmeyeceği oldu. İyimser bir düşünceydi bu ama, sarılacak başka bir şey gelmedi aklıma. Bence tabancayı kafama doğru tutacak, elimdeki istekayı atmamı, sonra siktirip gitmemi söyleyecekti. İkiletmezdim. Siktirip giderdim.

Ya da öyle olmazdı. Basardı tetiğe. Üst üste basardı. Önce kulaklarım delinirdi. Ortalığı bayram günlerinden kalma bir barut kokusu kaplardı. Tenkan menkan çare etmezdi üst üste gelen kurşunlara. Siktirip bu dünyadan giderdim. Vakit erkendi, ertesi günün gazetelerinde yeterince yer bulurdu haber.

Ben iyimser düşünceye sarıldım. Epeyi verimli çalıştığımız istekaya, bir ihtiyar bastonu muamelesi yaparak  doğruldum. Belimi hafif bükük tutmaya gayret gösteriyordum. Gözüm gözlerindeydi. Bir elimi dur yapma der gibi uzattım uzun paltoluya. Arkadaşları bir ona bir bana bakıyordu.

Bir an kocaman bir sessizlik oldu bilardo salonunda. Kimse  bir şey söylemedi. Birilerinin konuşması gerekiyordu oysa. Birilri birilerini tehdit etmeli, birileri tamam sakin ol demeliydi birilerine…”

Celil Oker “Kramponlu Ceset”

Kasım 24th, 2008

“… Bu çalan telefon zili mi baş ağrımı arttırdı, yoksabaşım ağrıdığı için mi bana bu kadar acımazsız geliyor sesi  diye düşünerek uyandım. Yatağın içinde umutsuzca oturdum. Pencereden gelen ışıktan gözlerim acıdı.

Zilin her çalışında telesekreter devreye girecek, bir kaç saniyeliğine rahatlayacağım diye düşündüm. Lanet makine devreye girmedi. Bu yüzden ayağa kalktığım an, sigara paketini aradığım an, komodinden yere düşmüş çakmağı ayrıca aradığım an, her ikisini ve dudağımı birleştirip yaktığım an, içime çektiğim ilk nefesle birlikte zihnimdeki bulutlar birazcık olsun aralanmaya başladığı an bir kere almak üzere çalmaya devam etti lanet makinenin lanet zili.

Aonunda telefona ulaştım. Ahizeyi kaldırdığımda lanet zili susturduğum için sevindim herşey bir yana.  ‘Uyan oğlum Üsküdar’da sabah oldu’ dedi reklamcı arkadaşımın sesi kulaklığın içinden.

Telefonun altında durduğu koskocaman duvar saatinden anladığıma göre Üsküdar’da da yediyi on altı geçiyor olmalıydı….”

Agatha Christie “Yedi Sigara”

Kasım 24th, 2008

“…Bridget soğuk bir cevap verdi ‘Evlilik hayatının her sahfasını ayrı ayrı münakaşa etmemiz mi lazım?’ Eğer Gordon’un mükemmel bir koca olmayacağını düşünüyorsanız avucunuzu yalarsınız. Sizin de fark ettiğiniz gibi, küçük bir çocuktan farksızdır, onun bir zevceye değil, bir anneye ihtiyacı var. Ne yazık ki annesi o dört yaşındayken ölmüş. Onun istediği kendisine öğünebileceği birisi olması, onu kendisinin kudreti hakkında temin eden, Lord Whitfiled’in kendisi olduğuna onu ikna edecek bir yardımcısı bulunmasıdır’

‘Acı konuşan bir diliniz olduğunu bilyor musunuz’

Bridget şiddetle itiraz etti ‘ Kendimi sizin anladığınız manada bir masal prensesi olarak görmediğim için böyle konuşuyorum. Ben müsbet birt zekası, mütevazi bir görünüşü ve hiç parası olmayan genç bir kadınım. Şerefli bir hayat elde etmeye niyet ettim. Gordon’un karısı olarak girişeceğim vazifede katibelik vazifemi de devam ettirmem lazım olduğuna inanıyorum. Onun bir sene sonra bana iyi geceler dilerken beni öpmeyi akıl edeceğinden şüphedeyim. Ücretle çalışmayla onun karısı olmak arasındaki tek fark da bu olacaktır zaten.”

Birbirlerine baktılar. İkisi de hiddeten bemyebaz olmuşlardı…”

John D. Carr “Viran Kule”

Kasım 24th, 2008

“…

Miles ‘Bayan Seton!’dedi ‘ Size eski dostum Dr. Gedeon Fell’i tanıtayım’

Fay Seton, solgun elini Fell’e uazattı. ‘ Sizden bahsedildiğini evvelce de işitmiştim.’ dedi. ‘Cinayetlerin sırrını keşfetmekte üstad olduğunuzu biliyorum’

Dr. Fell mahcup bir tavırla cevap verdi ‘Ya öyle mi? Şöhretimin size kadar gelmesi beni memnun etti.’

Fay Miles’a dönerek mırıldandı: ‘Size karşı demin o derece yürekler aıcısı bir vaziyette göründüğüm için  pek müteessirim.Ancak, perişandım. Zavallı hemşireniz Marion’dan dolayı azabımı daha bildiremedim. Acaba bir hizmette bulunabilir miyim? Bir faydam dokunabilir mi?’

Hastanın odasına doğru bir adım attı…”

Carter Dickson ” Yaldızlı Eller”

Kasım 24th, 2008

“…

Fakat hadiseyi Dr. Fell’den dinleyemedim. Zira o gece doktorla karısı beni tiyatroya götürdüler. Ertesi gün de Londra’dan ayrıldım. Hoş bu meseleyi Fell’e sorsaydım, herhalde hadiyesi bana bütyün teferruatiyle anlatayacak,—Scotland Yard’ın şerefini nasıl akla hayale gelmeyecek biçimde kurtardığını açıklamayacaktı. Yalnız Dr. Fell’i tanıyanlar, ne yapıp yapar, onu korkutan bir cinayetin teferruatını öğrenirler. Ben de sonunda bu hikayeyi cinayeti yakından takip etmiş olan Doktor Melson’dan dinledim. Hadise, Dr. Fell Scotland Yard’a müşavirlik etmek üzere Londra’ya yerleşmeden evvel, Sonbaharda cereyan etmişti…”